Ceyelan: Bir Zaman Kayması

15 Ocak 2018 Yaklaşık 19 dakikalık okuma 754 okuma

Kaan, Atilla ve benim hakkımda bilmeniz gereken gerçek, belki de şu an için bilmeniz gereken tek gerçek şu: Bir zamanlar biz vardık.

Üçümüz ile ilgili bir başka gerçek de bir kişinin daha bu grubun içinde olduğu. Bu bir gerçek ve bunu biliyor olmanıza ihtiyacım var. Bana inanmanız gerekiyor. Bir kişi daha bu grubun içindeydi ama bütünün bir parçası değildi.

Biraz kafa karıştırıcı olabilir, izah edeyim:

Ceylan, dördüncü kişi, her şeyi hemen her zaman birlikte yapan bu üçlünün tüm eylemlerinde yanındaydı ancak bu dört kişilik bir grup değildi. Grubun organizasyon şeması içinde erkekler birbirleri ile eş ve çok yönlü bir ilişki içindeyken Ceylan grubun her bir erkeği ile ayrı ayrı, birbirleri ile kesişmeyen bir ilişki içindeydi. Herkes her zaman bu durumun farkındaydı, hepimizin ortak, hayali bir arkadaşı varmış gibi…

Uzun zaman önce, henüz ortada hiçbir şey yokken, ben ve Kaan aynı işte çalışıyor ama birbirimizi tanımıyorduk. Sonra Atilla geldi, ama bu uzun zaman önceydi ve hala hiçbir şey belli değildi.

Sonra Ceylan geldi.

İşte zaman böyle başladı, o zaman var olduk.

Ceylan’ın olmadığı zamanları hatırlamıyordum. Sanki her zaman sadece onunla vardık. Onunla yaşadık, mutlu olduk, hayatta bildiğimiz her şeyi ondan öğrendik. Dördümüz birlikte çok önemliydik. Üçümüz bir grup, o da o grubun anlamıydı.

Ceylan ve Atilla yemekhanede denk geldi bana, sohbet ettik, çokça kahkaha, çokça rahatlama vardı masada. Ceylan ve Kaan iş yerinin önünde molada denk geldi bana, biraz dedikodu, biraz memleket meseleleri. Ceylan ve ben işyerinin arka sokağındaki kahvehanede denk geldik birbirimize iş çıkışı, bolca şaşkınlık ve tanışma.

- Seni gördüm de geldim, tek başıma girmem yoksa.

Beni “görmüş” olması, iki karşılaşmadan sonra beni görmüş olması bana başka türlü bir yaşam büyüsü katmış, uyandırmıştı beni, hayata gelmiştim. Bir-iki baktı etraf masalardan insanlar, kahvecinin çay isteğimize normal bir şeymiş gibi tepki vermesi gerginliği gidermişti. Sonra başka şeylerden konuştuk, Atilla geldi kahveden içeri. Ceylan onu da yanımıza aldı, Atilla da Kaan’ı aradı, böylece Ceylan’ın eseri bir grup yaratıldı.

Pazartesi’den Perşembe’ye, işyerine girmeden önce, çay-simit veya çay-poğaça kahvaltı yapmak için kahvehaneye uğranır, siparişler verilir ve Ceylan beklenirdi. Yine aynı günlerin iş çıkışı aynı kahvehaneye uğrar, birer yorgunluk çayı söyler ve dinlenirdik. Çay saatinde beraber sohbet eder, öğle yemeğinde dedikodu yapar, gün içinde ofisler arası gezerdik.

Hafta sonları kişiye özgüydü. Ceylan yoksa grup da yoktu, Ceylan varsa hepimiz bir arada idik. Bazı tuhaflıklarımız olduğunu biliyordum ama çok dert etmiyordum. Çoğu akşam, herkes ayrıldıktan sonra, Kaanla yürürdü Ceylan, bazı akşamlar benimle… Aslında “bazı akşamlar”, Kaan’ın erken gittiği akşamlardı.

Kaan’la Ceylan arasında, bizimle Ceylan arasında olduğundan daha farklı, daha özel bir şeyler vardı. Konuşurken bazen birbirlerine baktıklarını, bakışları ile konuştuklarını görebilirdik. Bir yandan bizi dinliyor, bir yandan birbirleri ile bizim anlamadığımız bir şekilde sohbet ediyor olurlardı. Ceylan hem görmüş geçirmiş, hem özgüveni yüksek bir kadındı. Kaan Ceylan’dan yaşça küçüktü, ben hepsinden küçüktüm, bedenen büyümüştüm amad Atilla’ya göre “aklen on beşinden gün almış” sayılırdım. Genelde ne konuşulduğunu anlamaz, onların açık etmediği,, üstü kapalı, ima dolu hikayelerinin içinden çıkamadığımda “Ya ne olur bana da anlatın şunu!” diye yakınırdım. Atilla, kibarca, çenemii avuçlayarak “Anlatsak da anlamazsın çocuğum!” diyerek dalga geçerdi. Kaan, her zamanki neşesiyle, dolu dolu bir kahkaha atar, “bi’ denesek mi ya!” der, anlatmayacaklarını bildiğim için yeniden sessizce dinlemeye başlardım.

Çankırılıydı Kaan, annesi Sultan Teyze, Kaan’ın babasından kaçarak, iki çocuğunu da alıp, İstanbul’a gelmiş, belki yeri bulunur diye ilçe ilçe taşınmış, en sonunda Yenibosna’da evlerin üst üste bindiği bir sokakta, bir kapıcı dairesine yerleşmişlerdi. Kaan üniversiteyi bitirene kadar annesi bu apartmanda kapıcı olarak çalışmış, iki çocuğunu da elinden geldiğince okutmuştu. Kaan’ın kız kardeşi, Gözde, liseyi bitirip bir gözlükçüde işe başlamış, okumayı tercih etmemişti. “İyi yaptı.” derdi Sultan Teyze, “Herkes okuyacak diye bir şey yok ki, bazıları da gözlükçüde tezgahtar olacak. Aferin Gözdeme.” Sultan Teyze iki çocuğu ile de çok gurur duyardı. Saçları neredeyse tamamen beyazlamış, elleri kupkuru, beli artık hafif kambur bir kadındı ben ilk tanıdığımda, ama çocuklarından bahsederken saçları kararır, elleri yumuşar, beli düzelir; yüzüne renk, gözlerine bir pırıltı gelirdi. Her iki çocuğu da annelerini çok severler, akşam yemekleri, sanki uzun yıllardır görmedikleri annelerine kavuşma yemeğiymişçesine, birer şölen edasında geçerdi. Dedikodular, şakalar, planlar, hayaller havada uçuşur, hep birlikte masa toplandıktan sonra kahveleri kimin yapacağı üzerine bir tartışmaya tutuşurlar, sonra hep birlikte yaptıkları kahveler ellerinde, televizyon karşısına geçerlerdi. Sultan Teyze beni çok sevmişti, misafir olarak gittiğim zamanlarda, bana evladıymışım gibi davranır, evladıymışım gibi hissederdim, hep birlikte televizyon karşısında oturur, kahvelerimizi yudumlar, havadan sudan sohbet ederdik, hiç eve dönesim gelmezdi.

Sultan Teyze öğrenmişti Ceylan diye birisinin olduğunu, Kaan artık akşam yemeklerinden hemen sonra odaya kapanıyor, bıdır bıdır birisiyle konuşuyordu. Sultan Teyze biraz kulak kabartmış, bir kızla konuştuğundan emin olduktan sonra Gözde’ye görev vermiş, Ceylan hakkındaki detayları öğrenmek istemişti. Gözde pek bir şey öğrenemediği için, bir gün beni de arayıp, bana da sordu, ama ortada verebileceğim bir cevap yoktu. Ceylan hakkında bildiğimiz en kesin şey bizimle aynı yerde çalıştığıydı, bu kadar. Ne iş yapıyordu pek anlamıyorduk, “data analist” diyordu kendine, sadece bilgisayar başındayken işi vardı, işi olduğu için bilgisayar başına geçmiyordu, bilgisayar başına geçtiğinde işi oluyordu. Sultan Teyze yaşını sordu, memleketini sordu, medeni durumunu sordu, Kaan’la aralarındaki ilişkiyi sordu, hiçbirisine doğru düzgün cevap verememiştim. Bazı sabahlar Kaan’ı evden alıyordum, işe birlikte gidiyorduk. Böyle sabahlar Sultan Teyze kapıya çıkıyor, dairenin kapısını kapatıp apartmanın soluk ışığında beni sorguya çekiyordu. Bana inanmamıştı. Kaan’a arka çıktığımı, Kaan’la birlikte hareket ettiğimi, bu yüzden bildiklerimi gizlediğimi düşünüyordu. Yerinde olsam ben de aynı şekilde düşünürdüm, yalan yok. Ama ne kadar bilmeyi istesem de Ceylan hakkında bir şey öğrenemiyordum bir türlü.

Artık sabah sohbetlerimizin bir yerlerine mutlaka bir veya birkaç kişisel soru ekliyor, Ceylan hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Memleketi olur, kimle yaşadığı, yaşı, sevdiği renkler, nerede oturduğu, arabası olup olmadığı… Herhangi bir şey. Ceylan her seferinde muhteşem bir şekilde sorudan uzaklaşıyor, ya bir önceki konuya devam ediyor, ya yeni bir konu açarak, Kaan veya Atilla’yı sohbete dahil ediyordu. Benim sorularım arada kaynıyor, Ceylan hakkında bir şey öğrenmek için attığım her adım bir şekilde boşa çıkıyordu.

Atilla’da da benzer bir merak yoktu, hissediyordum. Atilla hepimizden daha büyüktü, grubun abisi gibiydi, genelde son sözü o söyler, her karar onun onayından geçerdi. İşyerine yakın bir gökdelende, küçük, kutu bir dairede tek başına yaşıyor, bu yaşta hala bilgisayar oyunları oynuyordu. İçinde benim de olduğum orta ölçekli birkaç projede proje sorumlusu olarak çalışıyordu. Haftada bir kez müdürlerle toplantıya katılır, bir akşam halı sahaya maça gider, uygun olan bir zamanda her proje ekibiyle bir kez toplantı yapar, yılda bir kez Balıkesir’e annesini ziyarete gider, babasının mezarına uğrayıp dua ederdi. Atilla için en önemli şey, tahmin edilebilirlikti, rutindi; rutini bozan şeylerden hoşlanmaz, dudakları seyiriyormuş gibi söylenmeye başlar, nerede olursa olsun bilgisayar başına geçip bir şeylere verirdi kendini, bu şekilde günü yeniden başlatır, her şeyi her zamanki haline çevirirdi. Babası öldüğünde bununla başa çıkamayacağını düşünmüştüm. Haberi aldığında Balıkesir’e gitmiş, bir ay kadar dönmemişti. Geri geldiğinde pek kendinde değildi, zamanla toparlanır gibi olsa da asla düzelmedi. Ceylan’ı nereden tanıdığını bilmiyorum ama Ceylan’ın Atilla’nın yanında çok serbest olmadığını anlayabiliyordum.

Dedim ya, hafta sonları kişiye özgüydü. Ceylan yoksa grup da yoktu, Ceylan yoksa pek bir araya gelmiyorduk. Bazı haftasonları Kaan’la görüşebilirdik ama bu daha çok Sultan Teyze davet ettiği için olurdu. Atilla’nın haftasonları ne yaptığını asla bilmezdik, merak etmezdik, Atilla diye birinin varlığı aklımıza gelmezdi. Ben oturur kahve içer, kitap okur, biraz dolaşır ve Ceylan’ı merak ederdim.

Hafta içi çoğu akşam, herkes ayrıldıktan sonra, Kaanla yürürdü Ceylan, bazı akşamlar benimle… Aslında “bazı akşamlar”, Kaan’ın erken gittiği akşamlardı. Ceylan diğerleri yanımızda değilken bana tuhaf şeyler söyler, kederlenirdi. Ben de ikimize ait bir sır sanır, diğerlerinden gizli tutardım bunu. Ama Atilla ile hiç gitmezdi…

Hafta Ceylan’la başlar, Ceylan’la biterdi. Sonra yeniden hafta başlar, yeniden sabah simitleri, öğlen yemekleri ve akşam çayları ile geçerdi hafta.

Atilla rutin işleri severdi, rahat ederdi.

Zaman Ceylan’la başlamış, Ceylan’la devam etmişti. Kaan ve Ceylan mutluydu, ben ve Ceylan mutluyduk, ama Atilla zaman içinde huysuz bir insana dönüşmüştü. Ceylan’ı nereden tanıdığını bilmiyordum ama bizi kıskandığına inanıyordum.

Zamanla Kaan ve Ceylan iyice yakınlaşmış, Atilla daha da huysuzlaşmıştı. Artık sohbetlerimize katılmıyor, şakalarımıza gülmüyor, yorumlarımızı onaylamıyordu, ama hiçbir toplantımızı da kaçırmıyordu. Ceylan ne zaman elini Kaan’ın dizine koyarak konuşsa, ne zaman çayının şekerini karıştırsa, ne zaman sadece Kaan’a bir şey anlatacak olsa Atilla homurdanıyor, Ceylan’a sertçe bir şey söylüyor ya da Kaan’a bir soru soruyordu.

Atilla ile Ceylan arasındaki gerilim elle tutulur, gözle görülür hale gelince, üçlü toplantılarımız seyrelmeye başladı, artık ya Kaan bana geliyor ya ben Kaan’a gidiyordum, dışarı çıkıp Ceylan’ı bekliyorduk. Birlikte gittiğimiz yerlere gitmiyor, Atilla ile karşılaşmayacağımız yerlere gidiyorduk. Dışarı çıkma saatlerimizi birbirimize senkronize etmiş, Atilla’yı dışarıda bırakmıştık. Sadece sabah kahvaltıları ve akşam iş sonrası çayları devam ediyor, onlarda da çok bir şey konuşulmuyordu. Atilla, elbette, aptal değildi, bizim onu, her seferinde bir bahane ile geri çevirdiğimizi, onsuz buluştuğumuzu biliyor, o yanımızda iken konuşmalarımızın farklı olduğunu hissediyordu.

Ben hiç bir şey anlamıyordum, sadece uyum sağlıyordum, Ceylan açıkça bir şey söylemiyordu, ama verdiği komutları hissediyordum. “Bak,” diyordu bakışlarıyla, “gördün mü? Nasıl da huzursuz oluyor bizim mutlu olmamızdan, yakın olmamızdan…” Bakıyordum ben de, görüyordum. Uzaklaşıyorduk hep birlikte, ama uzaklaştığımızı söylemiyorduk. Hiç konuşmadan Kaan da, ben de ne yapacağımızı biliyor, aynı sessiz komutlara uyum sağlıyorduk. Yanlış bir şeyler olduğunu hissediyor ama adını koyamıyordum.

Alelade bir perşembe günü ofisin kapısından hızla içeri süzüldü Atilla, yüzünde çok kararlı bir ifade, dudaklarında rutini bozulduğunda yaşadığı huzursuzluğu dışarı vuran o seyirmeler. “Kalk!” dedi, keskin, buyurgan ama bir o kadar da kontrollü bir sesle, “gidiyoruz.”

Hiç sorgulamadan, bilgisayarımı kilitleyip, peşi sıra çıktım ofisten. Asansörle dört kat indik, yaka kartını kullanarak bizim giremediğimiz katlara ait olan asansörü çağırıp, iki kat daha indirdi bizi. Bir istihbarat örgütünün sivil üyeleri gibiydik, eksi ikinci katta birkaç kapı ve bir miktar koridordan sonra bir toplantı odasına aldı beni, bir sandalye çekip oturdu ve benim de oturmamı bekledi. “Ne yapıyorsunuz siz?” diye sordu, sesindeki kızgın ama kontrollü tona dikkat ederek, “Ne yapıyorsunuz siz?”

“Ne yapıyoruz ki?” diyebildim, korkudan ve heyecandan titrediğimi gizlemeye çalışarak.

Atilla bütün kızgınlığını döktü masaya, kelimeler etrafa saçıldı. Ben toplantı odasının aynaymış gibi görünen camlarını izledim bir süre, ellerimin kahverengi parlak ahşap üzerinde bıraktığı izleri çoğalttım, kelimeler etrafa saçıldı, birkaçı döküldü yere, Atilla içinde her ne varsa döktü masaya.

Ağzından çıkan kelimeleri duymuyordum, sadece bozuk ritmini hissediyor; “... birer oyuncaksınız …” diye bağırdığını, “... çekip gidecek…” diye homurdandığını, ritmi bozulmuş bir makine gibi sallandığını görebiliyordum. Atilla, ellerini havada öylesine sallıyor, arada masaya vuruyor, kıpkırmızı olmuş yüzünde yanakları bir görünüp bir kayboluyordu. Ceylan ne yapıyordu acaba?

  • Bana bak Ruhat!

Bakıyordum. Anlamıyordum sadece, neden bu kadar takılıyordu? Ne vardı ortada? Tamam, Ceylan’ı önceden tanıyordu, ama o da hakkında en fazla bizim bildiğimiz kadarını biliyordu.

O bir duygusal parazit!

Çalıştığımız firmanın, yöneticilere açık eksi ikinci katında, izole bir odada, Atilla’nın bana söylediği büyük gerçek(!), bende hiçbir şey uyandırmayan anlamsız bir kelime dizisiydi: O bir duygusal parazit.

Kısa süreli birbirimize bakıştık, benim ne kadar sağır olduğumu anlamış olmalı ki, beni orada bırakıp gitti, akşam hiçbir şey olmamış gibi buluştuk, çaylarımızı içtik ve dağıldık.

Zamanın başlangıcından bir süre sonra, yine çaylar geldi bir pazartesi, her pazartesi olduğu gibi, simitler dişlendi ve masada kalan kırıntılar izlenirken kahvaltı sonrası sigaralar yakıldı. Herkesin kafasında aynı soru vardı, dile gelmeyen ama masanın kirli kadifesine gözlerimizin yazdığı endişeli bir soru. Birkaç nefes daha aldıktan sonra dayanamadım:

– N’oldu, bugün Ceylan gelmedi?

Aralarında en küçükleri bendim, en tecrübesiz ve en aptal olanları da. Atilla en büyüğümüz, grubun içinde sözü en çok geçendi. Arada kalan ne kadar hak varsa, onlar da Kaan’ındı.

Kaan ve ben, sanki farkında değilmişiz de ben sorunca fark etmişiz gibi, önce Atilla’ya sonra birbirimize baktık. “Gelir herhalde.” dedi Kaan;

– Geç kalkmıştır belki.

Üçümüz de bir süre sessiz ve hareketsiz kaldık. Herkes gözlerini belli bir noktaya dikmiş, düşünüyordu. Kaan ve ben belirsizlik içinde, Atilla, bildiği bir hikayenin tanıdık bir yerinde, sessizce düşünüyorduk.

– “Kalkalım, geç kalıyoruz.” dedi Atilla.

Bana dönüp,

– Hesaplar sende, biz Kaan’la yürüyoruz yavaş yavaş, sen yetişirsin, dedi.

Kahvenin sobasının önünden geçip kapıdan dışarı çıkınca Kaan’ın koluna girdi. Kaçmasını engelleyecek gibi tutuyordu kolunu. Bir şeyler anlatıyordu. Hızlı bir şekilde hesabı ödeyip dışarı fırladım. Az sonra yanlarındaydım. Kahvenin önünden iş yerine doğru değil de, Ceylan’ın geleceği tarafa doğru yürüyüp, caddenin karşısına geçtik. Bir U çizip işyerine 5-10 dakika geç girdik.

Hepimiz farklı ofislerde çalıştığımız için birbirimizi sürekli görmüyorduk. O yüzden içimizden biri arada kalkar diğerinin odasına gelir, onu da ayartıp üçüncüyü ziyaret ederdi. O gün çay molasına kadar ben odamdan dışarı çıkmadım, diğerleri de bana uğramadı. Gözüm bilgisayar ekranında Ceylan’dan gelecek “Ben geldim.” yazan bir e-posta bekleyip durdum. Sanırım diğerleri de güzel haberin geliş anını kaçırmamak için masalarından kalkmadılar.

Çay molasında pek bir şey konuşmadık, yemek saatinde kimse yemekhaneye gitmedi. “Dışarıda çay-sigara içelim mi? Benim pek iştahım yok.” dediğinde Atilla, fark ettik ki bizim de iştahımız yok. Elde fincan işyerinin önüne çıktık. Herkes farklı bir yöne doğru bakarak çayını yudumladı. İçeri girdik, odalarımıza döndük, çalıştık. Akşam çıkışta kimse kahveye gitmedi, konuşmadan verilen bu karara uyarak evlerimize dağıldık.

İlk gece zordu, Ceylan duvarlarda koşturdu durdu. Çorba içtim, çay içtim, sosyal medyadaki iletileri içtim, haberleri içtim, saatleri içtim, yine de olmadı bir türlü. Sabaha kadar yorgan rahat etsin diye yatağa serilmiş bir örtü gibi bekledim. Sabah oldu, doğruca kahveye gittim.

Atilla ile Kaan simitleri söylemişler, çaylarına şekerlerini atmışlar, çay ve simit masada beklerken çıkıp kahvenin önünde birer sigara yakmışlardı. Yanlarına gelince bir sigara da bana uzattılar. Yaktım, derin bir nefes çekip yola baktım. “Nerede yahu bu kız?” diye sordu Kaan, ben “Nerede yahu bu kız?” der gibi baktım.

O hafta böyle geçti, her gün aynı rutin… Atilla rutinleri severdi, ama Kaan’ın her gün değişen yüzünü sevmedi. Kaan ve Atilla erken, ben biraz sonra kahveye varıyor, birer sigara içiyor, sonra belki işyerine gitmiştir diye düşünerek kendi odalarımızdan önce onun odasının yolunu tutuyorduk.

Yaptığımız iş pek zeka gerektiren bir iş olmadığı için dalgınlığımız bir sorun çıkartmadı. Sadece Kaan birkaç kez şefinden, bir kez de bir müşteriden azar işitti, o kadar. Benim işim onlarınkinden daha basitti: Gelen müşteriden belgeleri al, eksik var mı diye kontrol et, eksik varsa iade et, eksik yoksa bir dosyanın içine düzgün bir şekilde yerleştirerek şefin masasına onay için götür, önceden götürülerek onaylanmış dosyayı al ve bekleyen müşteriye iade et. Bunun için üniversite okumuş olduğuma hala hayıflanırım.

Hafta sonu geçti. Ertesi hafta kahvenin önüne aynı sıra ile vardık. Ceylan’ın eksikliğini umursamadan sokak kendi hay huyuna devam ediyordu. Ancak bu sefer sigaralara uzanmadan:

– Artık bakalım bu kıza, dedi Kaan.

Atilla çok isteksiz bir şekilde, önce biraz yere baktı, sonra biraz göğe baktı, Kaan’ı süzdü, istemeye istemeye onayladı. Simidi, çayı masada öylece bırakıp işyerine vardık. Atilla insan kaynaklarına, Kaan ofis arkadaşlarıyla konuşmaya, ben de bütün cesaretimle masasını kontrol etmeye gittim. Üzerinde çalıştığı son evraklar masanın üstünde düzgün bir şekilde duruyordu. Kendisi mi düzenli bıraktı, yoksa akşam biz çıktıktan sonra odaları temizleyen görevliler mi masayı düzenledi bilemedim.O kadar az şey biliyorduk ki hala! Ceylan nasıl biriydi? Düzenli mi, dağınık mı? Beraber olduğumuz anlardaki seçimleri ve ortak tecrübelerimiz dışında bildiğimiz bir şey yoktu. Cep telefonu neden yoktu? Nerede oturuyordu? Kiminle yaşardı? Hangi üniversiteden mezundu?

Atilla ve Kaan da elleri boş geldiler benim odaya. Kimsenin Ceylan’la ilgili bir bilgisi yoktu. “Ceylan düzenli birisi midir?” diye sordum.

– Tabii ki, dedi Atilla.

– Yok ya, diye tepki verdi Kaan.

Aynı kişi hakkında aynı konuda üç kişiden üç farklı cevap: Evet, hayır ve bilmiyorum.

O gün insan kaynaklarına tekrar gittik birlikte. Kaan dışarıda kaldı, insan kaynakları, Ceylan’ın iş başvurusu sırasında verdiği telefonu aradı, numara kullanıma kapalıydı. Adresi sorduk, istemeye istemeye verdi insan kaynaklarındaki iki kişiden daha kıdemli olan.

Hepimiz aynı arabada, direksiyonda Kaan, işten erken çıkıp Ceylan’ın evini bulmaya koyulduk. Atilla’nın elinde telefon, haritaya bakıyor, ama Kaan’a bir şey söylemiyordu. Önce semt değişti, sonra ana caddeden çıkıp bir mahalleye girdik. Bir sokağın girişinde durduğumuzda heyecandan dizlerim titriyor, soğuk soğuk ter döküyordum, dişlerim birbirine vuruyordu. Kısa bir sokak olduğu için yolun başında arabayı bıraktık. “No 16” diye talimat verdi Atilla. Tamam… No 16! Sokağın başından başladık bakmaya, no 2, 4… 14. Sokak bitti! Üçümüz de şaşkın şaşkın birbirimize baktık önce, mantıksız bir durum vardı bu işte. Adres, no 16 dediğine göre, biz gözden kaçırmış olmalıydık. Atilla bir sigara yakıp park halindeki arabaya yaslanıp bizi seyretmeye başladı, biz baştan sona, sondan başa tekrar baktık. Belki sokak bu kadar değildi, belki sokak burada bitmiyordu. Sokağın sonundan sağa döndük, bir ev sonra tekrar sağa dönüp paralel sokağa girdik, ama girişte başka bir sokak adı yazıyordu. Geri dönüp sola dönsek gideceğimiz tarafa baktık. Aynı şey, başka sokak ve yeni bir numara sırası… Olmadı. Adresi bulamadık. Atilla arabanın içinde otururken biz Kaan’la aynı sokakta bir saatten fazla dolaştık.

Artık mahallenin abileri, ablaları meraklı bakışlar atmaya başlamıştı ki aramayı bıraktık. Yoktu işte, bu numarada bir ev yoktu. Arabaya binip dönerken kimsenin ağzından tek kelime çıkmadı, Kaan sırayla bizi evlere bıraktı.

Sonra hayatın rutin işleyişi içine yeni bir eylem girdi: Beklemek. Bir süre kahvede bekledik, bir süre iş yerinde bekledik. Bir süre birlikte, bir süre ayrı ayrı bekledik. Evlerimizde, berberde, filmlerin içinde, reklam aralarında, sırasıyla geçen dini ve resmi bayramlarda bekledik. Seçimler geldi, oy kullanma ve düğünlerde takı ve duraklarda otobüs sırasında bekledik. Ellerimizi kirletirken, ellerimizi temizlerken bekledik.

Birkaç kez tekrar arayarak bekledik.

Olmadı.

Atilla artık umursamıyor gibiydi, “Kaan,” diyordu, “olur böyle. Kaptırdın kendini. Takılma bu kadar.” Ben unutmuştum, Kaan hepimizin adına hala merak ediyor, hala umut ediyor, hala bekliyordu.

Günler birbirine eklenirken Ceylan’ın kaybı gizemini korudu. Başlarda Ceylan’ın yokluğu bir gizemdi, sonraları Ceylan’ın varlığını sorguluyor olduk. Böyle işte, bu şekilde yaşamımızın görünen kısmından Ceylan’ın izleri silindi.

Ben işten ayrıldım, Kaan terfi etti, Atilla evlendi. Önce birbirimizle daha az zaman geçirmeye başladık, sonra özel günlerde telefonlaştık, bir süre sonra yeni arkadaşlarımıza eskileri birer anı olarak anlatmaya başladık.

Birkaç yıl sonra artık kimse kimsenin aklında yoktu. Yeni işime yakın olsun diye yeni bir ev kiralamış, kahvaltı için yeni yerler, hafta sonları için arkadaşlar, gün içinde yapılacak yeni alışkanlıklar bulmuştum.

Kahvaltı için yeni bulduğum yerde kahvaltı saatini değerlendiriyordum ki, nazik bir ses “Merhaba!” dedi. Kalabalık salonda bir masayı tek başıma işgal ettiğimden birisi oturmak için izin isteyecek sandım. Otomatik “Buyurun, tabii!” demek üzere sese dönmüştüm ki, ağzım açık kaldı.

Etten, kemikten gerçek mi gerçek bir Ceylan, bir elinde siyah çantası bir elinde güneş gözlüğü, kafası hafif sağa yatık, “Bakalım tanıyacak mısın?” bakışı ile karşımda duruyordu. Ne ağzımı kapatabildim, ne ayağa kalkabildim. Şaşkınlıktan ne bir şey diyebiliyordum, ne hareket edebiliyordum.

Çağıl çağıl bir ırmak gibi, yüksek bir sesle ve aralıksız konuşarak karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Zarif ve alışkın hareketlerle elindeki çantayı yanındaki sandalyeye, güneş gözlüğünü masaya yerleştirdi. Tüm bu hareketleri yaparken düz siyah saçlarını bir o yana bir bu yana sallayıp, başının pozisyonuna göre yüzünü açık tutuyor, bir yandan da neşeli bir şekilde konuşmaya devam ediyordu. Garson geldi, sesi ile benim arama kolunu sokup, beyaz tabakta bir porsiyon börek ile bir bardak çay bırakıp çekildi.

Nasıl sustum, nasıl sustum… Onu bekler gibi ağır ağır sustum.

İlk kez gelmediği o Pazartesi hiç olmamış, gelmemiş değil, aradan yıllar geçmiş değil gibi konuşmaya devam etti bir süre. Ne konuştu, ne kadar konuştu bilmiyorum. Sağ elimde çatal, sol elimde her lokmadan sonra ağzımı sildiğim peçete, soğuk soğuk terler dökerek sustum. Heyecandan dişlerim birbirine vuruyordu. Sonra masaya iki kişi geldi, onlarla selamlaşmak için benimle konuşmasına ara verdi. Konuştular, anlaştılar, sandalyeye bıraktığı çantası ile masadaki gözlüğünü alıp ayağa kalktı. Eğilip yanağımdan öptü, diğer iki kişi ile birlikte dışarı çıktı.

Gitti.

Bir süre o şekilde bekledim… Kendime gelmem birkaç bardak çay aldı, börekler masada kaldı. Kalktım, ne yaptığımdan bihaber, alışkın adımlarla yola çıktım. Bulduğum ilk sakinlikte Kaan’ı aradım. Cevap veren olmadı. Atilla’yı aradım. Cevap veren olmadı. Evini aradım, eşi orada olduğunu söyledi, ama telefona gelemezmiş.

Ceylan vardı, buradaydı, aynı şehirde, kanlı canlı, bizden uzak, ama bizi unutmamış. Atilla biliyor muydu? Kaan, bize söylemiyordu ama, sürekli onu arıyordu. Acaba bulmuş muydu?

Kaan’ı tekrar aradım, cevap veren olmadı. Atilla’yı aradım, cevap veren olmadı. Kaan’ı tekrar aradım, “Alo?” dedi sakin bir kadın sesi:

  • Alo, merhaba. Kaan’ı aramıştım ama?
  • Kimsiniz?
  • Ben Ruhat, Kaan’ın eski bir arkadaşı.
  • Ruhat! Oğlum ben Sultan, Kaan’ın annesi.
  • Sultan Teyze? Nasılsın?

Konuşmadan aklımda kalan, o günden sonraki bütün konuşmalardan aklımda kalan, Sultan Teyze’nin “Sonra Kaan canına kıydı.” demesiydi.

Yutkundum, hayatımda hiç yutkunmadığım gibi yutkundum, sanki Kaan’ı yutuyormuş gibi yutkundum. Atilla döndü telefonuma, ona yutkundum. Kız arkadaşıma, erkek kardeşime, mahalle birahanesinin müdavimi Derviş abiye, metrobüste tanıştığım genç bir kıza, sokağa, martıya, denize, her yere, herkese yutkundum.

Atilla şehirden ayrıldı.

Kent ve ben baş başa kaldık… İçinde bir yerlerinde Ceylan’la karşılaşma olasılığıyla…