Kopca
Birasından ağız dolusu bir yudum aldı, bıyıklarından damlayan biraya aldırmadan konuşmaya devam etti.
- Yani, sigara yakmak için çakmak arayan insanlara gıptayla bakıyorum, artık bakıyorum yani. Ben mesela… Kendime gıptayla bakıyorum… Yani ben bu sigarayı içeceksem ve ateşim yoksa ararım abi o ateşi. Sorarım yani birilerine. Çakmak sorarım. İyi ki de sormuşum yani, bu sayede tanıştık.
Durakladı bir saniye.
Elinde yirmi dakikadır tuttuğu sigarayı gösterip “Ateşin var mı?” diye sordu.
Gülümsedim, “Yok.” dedim pantolonumun sağ cebindeki çakmağı elimle yoklayıp. O an için aramış ve bulamamışım gibi göründü. Az önce yaktığım sigarayı uzattım, ateşi paylaşmak için.
- Yani böyle işte, iyi ki de çakmak sormuşum, bu sayede tanıştık. Tabii çakmak sadece bahane oldu, benim çenem, onun sıcakkanlılığı bizi bir noktaya getirdi sonuçta.”
Birasından bir yudum, sigarasından bir nefes sonra söze tekrar başladı:
- Sarıyer’deydim, balıkta… Akşam eve dönüyorum, sahilde kafayı bulmuşum eski arkadaşlarla. Sigara çekiyor canım ama çakmağı iç etmiş piçler. Yol çok kalabalık değil, gece de geç saat yani. Kimden bulursun ateşi? Dükkanlar da kapanmış. İleride bir ışık görünce, bir umut, birkaç yüz metre yürüyorum, bakıyorum kapalı… Öyle öyle bir umut kokoreççilere doğru gidiyorum. O saatte onlar da son demlerinde, kapatır giderler, dükkanı yıkadıktan sonra.
Bence konu çoktan kapanmış durumda, sorulacak bir soru var ancak yeri ve zamanı değil. O konuşuyor şimdilik, konuşmaya da ara verecek gibi değil.
- A! Ne görsem beğenirsin? Baktım bu duruyor kepenkleri kapanmış büfenin yanında, hani Cemil Abinin olan, sigara içiyor. Hemen yanaştım, bütün kibarlığımla sordum ateşi, cevap vermedi. Sigarasını uzattı, aynı senin gibi. Akşam son otobüsü bekliyor yani, konuşmuyor erkeğim diye. Ben ateşi sorarken farkında değilim ki o kadın! Susunca bi’ dikkat ettim, o zaman çakozladım.
Bilerek yapıyor pezevenk. Güya alkol kafası. Ama kendi yapıyor. Belli oluyor olması batıyor insana, yoksa bana ne, nasıl konuşursan konuş. Ben sadece kendi konuşma şeklimle ilgili biraz hassasım, hata yapmaktan korktuğum ya da hata yapmakla suçlanacağım için çoğu zaman konuşmuyorum. Kısa cevaplar genelde. Bir de kekeme olduğumu söylüyorlar.
Biz nasıl tanıştık acaba?
Bazı şeyleri anımsamakta güçlük çekiyorum. Anlamak konusunda da pek parlak olduğum söylenemez.
Biz nasıl tanıştık? O hala konuşmaya devam ederken aklımın takıldığı şey bu.
- Ben doğrudan konuya girdim yani, zaten anlamıştım meyilli. Davet ettim “Sıcak bir şeyler içelim, orada devam edelim” diye. “Olur, ama buralarda pek yer yok.” dedi. O da bizim yeteneğimiz ve şansımız artık yani. Bulacağız bir yer. Yürümeye başladık. Bez çantası omuzunda ama benden tarafta. “Bir ara bir punduna getirir diğer tarafına geçerim.” diye düşünüyorum. İki adım attık, kendisi diğer omzuna aldı zaten.
Nasıl geldik buraya? Arada ne kaçırdım?
Berrin diye bir kız vardı lisede, böyle olgun buğday başakları gibi, tuhaf bir sarı. Anlatamam ben, siz anlayın. Çok konuşurdu, bir ben dinlerdim herhalde. Onunla da böyle olurdu. Anlatır anlatır, ben arada bir yerde kopardım konudan, sonra dönerdim geri, o noktaya nasıl geldiğimizi bilmeden.
Konuya o noktada dönmemim tek sebebi hindi ötüşü gibi gülmesiydi. Ben kendi dünyama dalmışken o bir gülerdi, önce uzaktan bir hindi ötüşü gibi… Sonra yavaş yavaş gülüşe benzetir, dönerdim o ana. Sanırım beni hiç önemsemezdi, işte herkes kendi ihtiyaçları için ses etmiyor olanlara. Bir de “böğrek” derdi böreğe, yumuşak g’yi uzatarak, bunu dediğinde gelirdim kendime.
Bir gün, lisede olmama rağmen anımsıyorum, evde “böğrek” yapıp getirmiş, okulun bahçesinde pinekliyoruz. Favori tipler var bahçedeki çınar ağacının altında. Okulun bahçesinde herkesin yeri belli, çınarın gölgesi onların, varın siz anlayın nereler bizim. Yavaş yavaş yanaşmışım çınarın gövdesini siper ederek kendime, o güzel erkeklerle aramda bir ağaç gövdesi. Berrin elinde tepsiyle geldi yanlarına, ikram etti, hepsi geri çevirdi. Ben panikleyip uzaklaştım güneşten kavrulan uzak çitlerin oraya. Birazdan geldi Berrin, “Sen ye bari” diyerek.
O zamandan beri bu “bari” lafından tiksinirim. İçinde b ve r harfi olan diğer şeylerden de.
- Yani biraz da şansımıza, 300-400 metre yürüdük, hala açık bir kahve denk geldi “mecburiyet caddesi”nde. Bana kalsa ilk alkollü mekana kadar yürüyeceğim yani ama yokturdur ki şimdi.
Sondaki –dır ekini çiftlerdi, coşkuyla, gerçek bir şey anlatıyorsa. Hikayenin gerçekle dirsek temasında olan yeri burasıydı, belli… Alkollü bir yer olsa daha iyi olurdu. Bu noktada gerçekten alkol talep etmişti. O yüzden anlatırken ilk defa eki çiftleyerek “yokturdur” diyordu.
- “Fırsat tepilmez” deyip yöneldim mekana. Biz oturur oturmaz eleman geldi zaten, kahve söyledik, bekliyoruz. Bu, meşhur bez çantasını yanındaki sandalyeye bırakıp iki tane kitap çıkardı. Birini benim önüme koydu, birini kendi önüne. Şaşırdım tabii, aldım elime, defter gibi, yumuşak bir şey, ama kitap gibi basılmış. Böyle ağır bir kağıttan. Beyaz beyaz kağıtlara acımamış yapıştırmışlar harfleri.
Bastı kahkahayı, böyle “vah vah” der gibi gülen tiplerdendi, bağıra bağıra, genzinin ta dibinden. Biraz kendime gelir gibi oldum, önümdeki biradan bir yudum daha aldım. Çakmağımla sigaramı yakıp çakmağı özenle geri sağ cebime yerleştirdim.
- Gerçekten İncil koymuş önüme. Bir tane kendi önünde bir tane benim önümde yani. Kendisininkinin kenarları falan kirli böyle. Benimki sıfır, deri bir kapak, ama sayfaları çok yumuşak. İçim akıyor, ulan ne güzel yazılır bunlara.
Dinleseniz kitapla sevişecek zannedersiniz.
- “Kızım” dedim, “boş işler bunlar, yanlış adamı seçtin”. Demez mi, “Elimden geleni yapacayim”. Haağ haağ haaağ haaaağğğ.
Böyle “vah vah” der gibi gülen tiplerdendi, ama üzülerek değil. Bütün hayatına güler gibi, sanki bir kez gülme hakkı varmış gibi gülenlerdendi. Her seferinde o yumuşak g’ye ulaşır, en sonunda alt çenesini ileri alarak, bastırırdı yumuşak g üzerine. Son vurguda ciğerini sahip olduğu son noktaya kadar boşaltırdı dışarı yumuşak g yumuşak g.
- “İyi dene bakalım” dedim ama, nasıl olacak ki şimdi bu iş? Yabancı yani, “yapacayim” diyor. Ben bakarken, o böyle iyice yerleştirip götünü sandalyeye, yani böyle kelimeleri garip garip söyleyerek Türkçe, hayatta ihtiyaç duyduğumuz şeyleri anlatmaya başladı. Yahu en önemli ihtiyacım belli yani, ne geyik yapıyorsun!
Birasını hızla ağzına götürdü, o anın öfkesini hala taşıyordu üstünde. Öyle hızlı götürdü ki şişeyi ağzına, ön dişlerine çarptı şişenin ağzı. Elinin tersiyle çenesini silip söze devam etti.
- Anlattı yani, böyle gerçekten oturdu anlattı. Hayır, dediği bazı şeyleri de anlıyorum. Birçoğunu anlamıyorum ama anladıklarım var, “Tanrı aşktır” dedikçe gülesim geliyor, “Sana aşkın tanrısını gösteririm ben” diyorum içimden yani.
Şimdi Fikret, iyi güzel de kardeşim, sen anlatıyorsun bunları da, nereye varacak bu hikaye? Ne anlatırsa anlatsın aslında kendini anlatan insanlardan olduğu için, ne anlatırsa anlatsın yeni bir şey yok. Biliyoruz biz Fikret’i. İt Fikret işte, bizim bildiğimiz Fikret. Hemen her şeyi biliyorum hakkında da, ne iş yapıyor en son onu öğrendim. Asla para sıkıntısı yok Fikret’in, her zaman yer içer, para derdi çekmez. Yeni tanıştığımız zamanlarda bir sefer sordum, “Çuvalla para topluyorum” dedi de, bir daha sormadım dalga geçiyor sanıp.
- Uzatmayayım yani… İncil İncil olalı böyle bir tanıtım görmemiştir. Kız anlattı ben dinledim, sonunda cennet var yani, öyle umut ediyorum. Hağ hağ haağğğğ. Hele bir kıvama gelse...
Bir gün alıp götürmüşler Fikret’i, kahvede okey oynarken, mesire alanına gidip mangal - rakı yapmayı teklif etmişler. Hemen bırakmış okey takımını, atlamış adamların arabasına. Önce kasaba uğramışlar, sonra markete. İçkiyi, eti hep bizim Fikret ödemiş, bir de gevrek gevrek “Ben alırım, siz hazırlarsınız.” demiş adamlara. Mesire yerine girmişler, güzel bir yer beğenmişler, etler pişmiş bardaklar şıngırdamış. Son teki de attıktan sonra adamlar, “sen bizim Nalan’a nasıl yürürsün lan pezevenk!” deyip dalmışlar Fikret’e.
Eve birini aldığı aşikar bir halde yakalanan Nalan, benim yerime onun adını vermiş abisine. Kimse de şüphelenmemiş, her zamanki Fikret işte. Diş bilemişler ardından, bir süre sonra da uygulamaya geçmişler. Hepsini Nalan anlattı da bir güzel gülmüştük.
Burnu kırık, iki gözü mor gezdi iki ay. Burnunun üzerindeki iz o zamandan kalma. Gerçi Fikret olayı başka türlü anlatıyor ama mahalleden herkes biliyor İt Fikret’in o bahsettiği yerde gasp edilmediğini.
Rivayet ederler ki, iki çocuk babasıdır Fikret. Mahalleli, karısı hakkında bir dedikodu çıkardı diye, Bursa’da yaşarken, bırakıp gelmiş buraya. Bir daha da ne gitmiş Bursa’ya, ne aramış, ne görmüş onları.
- Anlayacağın, sonunda muradımıza ereceğiz yani. Evin merdivenlerinden yukarı çıkıyoruz, önden gidiyorum ben kapıyı açmaya. Bir yandan da geliyor mu diye bakıyorum arada. Hay benim aklıma tüküreyim, ne işim var dördüncü katta, çıkana kadar kesildi nefesim.
Fikret için hovarda derler, haklılar da, buralarda yürümediği bir ben kaldım. Sanırım gözleri yakını görmüyor.
Teoride hovardadır Fikret, uygulamada biraz sıkıntılar var ama. Benim için çok kullanışlıdır.
Arkasından dalga geçeni de çoktur ama kimse yüzüne bir şey demez. Bu kadar hovarda olmasına rağmen gücü-kuvvetiyle ilgili çok dedikodu ederler. Kimse yüzüne bir şey demez çünkü Fikret milleti yemler. Meyhanede bira, kahvede çay ısmarlar. Akşamcılardan parası olmayanlar Fikret’i bulur. Gerçekten haftada iki kez çuvalla para topladığı için dert etmez Fikret bunları.
- O banyoya girince ben hemen hazırlanıp girdim yani yatağa. Gelsin işe koyulalım derdindeyim. Bütün akşam ütülemiş kafamı, bakalım yani rahatımıza biraz.
Şöyle bir genzini temizledi. Yalan söyleyeceği zaman gıcık tutuverirdi. Bir de korkunca boğazına kılçık takılmış gibi uğraşır dururdu. Geçen yıl kahvede esrar baskını yapmış polis, torbacı çocuğun attığı iki küçük poşet Fikret’in ceketinin cebinde. Üst aramasından almışlar ekip arabasına, götürmüşler karakola. Gıcıktan ifadesini verememiş bir türlü, sadece “Benim değil, kim atmış cebime bilmiyorum.” dediği halde.
- Hatun geldi yani, ışığı kapatmışım, böyle uyuyor gibi yapıyorum. Soyundu süzüldü yorganın altına, kaloriferler de kapalı, evde serin. Sonra sabaha kadar…”
Oysa Mari hikayeyi açılmayan kopçaya bağlıyor anlatırken. Biraz kişiler ve mekanlar da farklı. Eve gittiklerinde Fikret çarşaf-yorgan setini salondaki çekyata sermiş. Gece geç saat banyodan gelen Fikret, sırtı dönük uyuyor numarası yapan Mari. Yorgan falan engelini aşmış lakin sütyenin kopçasına takılmış. “Olmadi.” diyor Mari, “O son engele takildi kaldi.”
I harfini söylemek de zorlanıyor mu bilmiyorum, ama her seferinde I harfini, İ harfi ile değiştiriyor Mari konuşurken. Ben çok denedim düzeltmeyi, o her seferinde incecik dudaklarını iki yana gererek reddetti.
İki aydır Mari, Fikret’in evinde kalıyor. İki koli İncil de getirtti eve, Fikret dört kat koli taşırken nasıl söylendiğini hala anlatıyor. Haftada iki gün bez çantasının içine attığı 3-5 tane İncil ile yola çıkıyor, akşam boş çanta ile Fikret’in eve dönüyor. Bez çantasında başka bir şey olmaz genelde, ne zaman buluşsak o yokken bir yoklarım çantasını, belki bir cüzdan, kimlik bulurum diye.
Fikret Mari ile herhangi bir yakınlaşma yaşamadığı için Mari Fikret’in evinde kalabiliyor. Mari için güvenli bir durum anlamında demiyorum, Fikret bir şey yaşasa, evinde tutmaz Mari’yi. Kadınlarla tüm ilişkisinin özeti, utanır ertesi gün, hemen uzaklaşır.
Meyhanede benimle oturmaktan keyif alır, ancak benimle oturmasından ben ve Mari pek keyif almayız.
- Bu İncilleri satıyor Mari yani.
Satmıyor aslında…
- Biraz da cahil.
Değil, Azerbaycan’dan buraya geldiğinde iki ayrı alanda doktorası vardı Mari’nin.
- Yemek de yapamıyor.
Yediğim en güzel yaprak sarması Mari’nindir. Bugüne kadar yaptığı yemeklerin birçoğu büyük restoranlarda bile bulunmaz. Damağı kuvvetli, elleri marifetlidir. Onlarca baharatla hazırlanmış karışımların içindeki her bir otu, tohumu sadece tadına bakarak çıkarabilir. Hazırladığı kahvaltıyı yerken bu dünyanın bu kadar sadelikle nasıl bu kadar rengarenk olabildiğine hayret ederken bulursunuz kendinizi. Bir Lüle kebabı yapar, başka kebaplara tövbe edersiniz.
- Yaşlı zaten.
Mari sadece 40 yaşında, yükseleni hep 18.
- Tanıştırırım sizi bir gün.
Tanıştırırsın. Gülümsüyorum ama gözünün önündeki alkol buharından fark etmiyor muhtemelen. Sanıyor ki, gece vakti Mari ile karşılaşması tesadüf. Fikret işte…
Fikret hayatından dört şeyi asla atamaz: İçki, güvercin, balık ve yalan.
Yalanı çok sever Fikret, aralıksız yalan söyler, yalan söylediğinde gıcık tutar Fikret’i, millet Fikret’in yalan söylediğini bilir, Fikret de milletin bildiğini bilir, ama o yalan söylemeye devam eder, millet de dinlemeye.
Sabahtan başlar içmeye, en sevdiği içki biradır. Biranın her türlüsünü içer, yurt dışına giden tanıdıklara bira sipariş eder, hastaneye yatsa ziyaretine geleceklerden bira ister, elinde bir kahve termosu, bütün gün yudum yudum bira içer. Sabah birayla ayılır, öğlen birayla karnı doyar, akşam birayla muhabbet eder, gece birayla uykusunu getirir. Mari, bırakın ağzını, nefesini, evin duvarlarının bile bira koktuğunu söyler. Diğer içkilerle arası pek yoktur, ama illa içecekse rakı içer, aynı marka dışında rakı içmez.
Balığa çıkmaya bayılır, “Hafif yağmurlu havada, bira içerken balık tutmak gibisi yoktur.” der her zaman. En büyük keyfidir. Arada bir Florya’ya, çoğunlukla Sarıyer’e, çok nadir Karaköy’e gider. Arabasının bagajında bira kolisinin yanında her zaman iki tane oltası, yedek misinası, kurşunları, kancaları, makası, mantarı, sahte yemleri, yağmurluğu, taburesi ve tuttuğu balıkları koyacağı bir kovası bulunur. Balığa çıktığında ne zaman döneceğini kimse bilmez, ama akşam mahalle parkında mangalda balık yeneceğini herkes bilir.
Fikret güvercinlere hastadır. Oturduğu apartmanda güvercin beslemelerine izin vermedikleri için şimdi oturduğu apartmanı satın almış, üstteki çatısını kaldırtıp, düz teras yapmış. Çatı kalkarken yandaki apartmana elektrik taşıyan ana hatta denk gelince, oradan çatıya bir hat çektirip, bir buzdolabı koymuş. Akşamları salar güvercinleri, Fikret dolaptan aldığı buz gibi birasını yudumlarken, güvercinlerin apartmanın üstünde uçarak düzenledikleri özel şovunu izler.
Her bir güvercinin bir adı vardır, Nergis mesela, en yaşlılarıdır. Kümesin en yeni üyesinin adı Yaşar, favori güvercinin adı Bella’dır. Sevmediği birkaç kuşa, ki sevdikleri güvercinken sevmedikleri kuştur Fikret için, amcalarının adlarını koymuş, her kızdığında tüm sokak duyacak şekilde bağırır.
Evine herkes girip çıkabilirken, terasa ben ve Mari dışında kimseyi aldığını duymadım, görmedim. Aslında ben de sadece bir kez çıktım, Sadık güvercin hastalanmış, bütün kümesi tehlikeye atmıştı. “Aman doktor, ocağına düştüm.” diye aradığında anlam verememiştim. Bana herkes “doktor” der, ama doktor olduğumdan değil, adımın ve soyadımın baş harfleri “DR” olduğu için. Ben de imzamı öyle atarım, kapı ziline DR yazarım, aşağı yukarı on yıl önce aldığım arabanın da plakası tesadüf o ki, DR’dir. Ama Fikret olayı yanlış anladığı için beni gerçekten doktor sanıp davet etmiş, o tek seferde ilk defa terasa çıkmıştım. Yan binadan gelen kaçak elektrik hattı ile güvercin kümesinin hemen arkasında sera olarak kullanabileceğimiz alanı da o zaman görmüştüm.
Her şey o kadar hazırdı ki, çok heyecanlanmıştım, terastan ayrıldığımda ayaklarım yere değmiyordu. Hemen kahvehaneye gidip, gördüklerimi Mari’ye yazıp, küçük bir kroki ile gerekli malzemelerin listesini göndermiştim. Mari birkaç gün sonra Sarıyer’de balıktan dönen Fikret’le karşılaşmış, o günden sonra Fikret’in evin terasındaki seranın hazırlıklarını tamamlamıştı yavaş yavaş. Akşamları ben Gebze’deki akvaryum dükkanına gidiyor, düzeneği parça parça söküp paketliyordum, gündüzleri Mari gelip taşıyabildiği kadar paketi alıp Fikret’in evine taşıyordu.
En büyük problemimiz elektrikti, seradaki otları yetiştirmek için gerekli ışığı sağlayacak mor lambalar çok yüksek miktarda elektrik çekiyordu, ama büyük bir akvaryum dükkanında çok sayıda balık ve alg için de döşediğimiz sahte tesisatla bunu kamufle etmeye çalışıyorduk. Balıklar düzenli olarak ölüyor, algler parçalanıyordu. Önce Gebze’den, sonra çevre ilçelerden hatta illerden düzenli olarak balık ve alg sipariş ederek, sahte akvaryum dükkanını ayakta tutmaya çalışıyorduk. Sürekli kapalı olan akvaryum dükkanına yeteri kadar balık ve alg bulamamaya başladığımız dönemde, Fikret’in terasını keşfetmemiz muhteşem olmuştu.
Parça parça taşınırken bir yandan da Fikret’i işliyordu Mari. Hobisiydi, bonsai sanatına bayılıyordu, ama maalesef şimdiye kadar hayat ona bu sanatla ilgilenecek imkanı vermemişti, ilk defa, küçük küçük saksılarda minyatür ağaçlar yetiştirmenin eşsiz keyfini sınırsız yaşayabileceği minik bir alanı olmuştu Mari’nin. Mari’nin hikayesini dinledikçe Fikret’in göğsü kabarıyordu, Mari de hikayeyi köpürttükçe köpürtüyor, Fikret’i işledikçe işliyordu.
Sera yavaş yavaş şekillenirken, çözmemiz gereken başka bir sorun olduğunu fark etmiştik, terasın hemen yanındaki bina, Fikret'in apartmanından bir kat daha uzundu ve teras ile bu binanın balkonları birbirine bakıyordu. Havalandırma sistemi çok etkili olsa da bütün koku etrafa dağılıp, yan binayı, özellikle terasın karşısındaki binayı etkileyebilirdi. Mari, durumu dikkatlice inceledikten sonra, görevi bana verdi. Nalan’la tanışmalı, işi ilerletmeli, eve girip çıkabiliyor olmalıydım. Nalan’la tanışmak çok büyük bir sorun olmadı ama üç ağabeyi ile yaşadığı için eve girip çıkmaya ikna etmek biraz zaman aldı.
- Yok, aslında ben çalışmasını istemem ama, bu İncil işine biraz fazla bağlı yani. Her gün çıkıyor çantası dolu, akşam geliyor çanta boşalmış, çok mutlu oluyor insanlara İncil’i anlattı diye. Yoksa ne kazanacak ki yani?!
Aslında Mari de ben de bu işten çok kazanıyoruz, Fikret’in haftada iki kez çuvalla para toplaması gibi… Mari her gün İncillerin yaprakları arasında kurutulmuş otlar taşıyor, ben teslimat yapılan yerlere uğrayıp parayı topluyorum. Neredeyse çuvalla…
- Ateşin var mı?
Gülümsüyorum
- Yok.
Az önce yaktığım sigarayı uzatıyorum, ateşi paylaşmak için.